roman özeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roman özeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çankaya kitabı özeti

Çankaya

(Falih Rıfkı Atay)

KİTABIN ADI :ÇANKAYA
KİTABIN YAZARI :FALİH RIFKI ATAY
YAYIN EVİ :YENİ GÜN HABER AJANSI
BASIM YILI :1999

KİTABIN KONUSU

Atatürk’ün doğumundan ölümüne kadar olan hayatı,harp zamanında düşmana ve Cumhuriyet zamanında yaptığı inkilaplarla gericilere karşı verdiği savaşı anlatmaktadır.

KİTABIN ÖZETİ

Atatürk, 1881 yılında ahşap bir evde doğmuştur.Annesi Zübeyde Hanım,babası ise öce gümrük muhafaza memurluğu sonra kerestecilik yapan Ali Rıza Efendidir.Naciye isimli bir kızkardeşi vardır fakat Naciye çocukken vefat etmiştir.Babasıda 1887 yılında vefat etmiştir.

Atatürk ilk eğitimine mahalle mektebinde başlamış daha sonra Şemsi Efendi okuluna geçmiştir.Bu okulda hocadan dayak yemesinden dolayı kaçmıştır.Bir müddet dayısını çiftliğinde çalışmış sonra halasının desteğiyle okula yeniden başlamıştır.Zübeyde Hanım’ın gitmesini hiç istemediği halde kendi çabasıyla askeri okula yazılmıştır.Lise hayatında çok başarılı olmuştur ve “Kemal” adını burada almıştır.Manastır Askeri İdadisinden sonra İstanbul’a gitmek istediği halde bir subayın tavsiyesiyle Manastır Pangaltı Harp Okuluna gitmeyi tercih etmiştir.

Atatürk’ün Harp Okulunda başından birçok olay geçmiştir.Komutanlarının onun hakkındaki iyi kanaatleri sayesinde ordudan atılmaktan birçok kez kurtulmuştur.Okulda gizlice yasak dergiler çıkarmış ve bazı arkadaşlarınca jurnal edilmiştir.Nihayetinde 1904 yılında Harp Akademisinide bitirerek kurmay yüzbaşı diplamasıyla göreve başlamıştır.Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet

En büyük isteği Selanik’I tekrar görebilmekti ve umutluydu fakat Şam’a tayin edilmişti.Bu birlik halkı soymakla görevli bir süvari birliğiydi ama Atatürk bu soygunların hiçbirinden kendine pay almamıştır ve bu hırsızlığa karşı koymaya calışmıştır.Daha da kötüsü bu durum heryerde bu şekildydi.

Vatanperver duyduları ağır basan Atatürk ,okuduğu kitaplarla İttihat veTerakki Cemiyetine yaklaşarak gelecekte vereceği büyük savaş için kendini yetiştirmeye başlamıştır.Şeriat kanunlarını isteyen ,bu yolda kan döken isyancıları bastırmada Hareket Ordusu’nda görev almış ve başarılı da olmuştur.

Çıkan isyanların bastırılmasından sonra Enver Paşa’nın yüzünden sürüklendiğimiz 1.Dünya Harbinde birçok cephede düşmanla çarpıştı.Balkan Savaşında,Çanakkale’deki birçok direnişte komutanlık yaptı.Trablusgarp cephesine gönderildi ama devletin acizliği nedeniyle bu toprakları bırakıp geri döndü. Veliaht Vahdettin’e Almanya seyehatinde yaverlik yaptı ve geleceğin padişahından bazı imtiyazlar alarak vatanın selamete ulaşmasında önemli adımlar atmak için çaba harcadı.

Kuvettli ama kabiliyetsiz müttefikimiz Almanya’nın aldığı yenilgilerden dolayı bizde savaşı kaybetmiş sayılıyorduk.İmzalanan Mondros ve Sevr mütarekeleriyle vatan düşmanın acımasız ellerine bırakıldı.Silahımızı yetmedi istedikleri topraklarımızı aldılar.Büyük Türk ,bu yenilgiyi İstanbul’dakiler gibi kabullenip elini kolunu bağlayarak beklememekte kararlı idi.

Yunan gavurun 16 Mayısta İzmir’e çıkmasıyla Atatürk’de 19 Mayısta Samsun’a çıktı.Amacı direniş için gerekli kuvvetleri toplamaktı ama satılmış İstanbul Hukümeti ,İngilizlerin talimatıyla Atatürk’ü görevden aldı.Bunun üzerine o da orduan istifa etti.Doğuda Kazım Karabekir Paşa’nın desteğiyle harekete geçti.Birçok ilde toplantılar düzenledi.Milleti uyandırdı ve gerekenleri yapmaya başladı.

İngilizlerin, İstanbul’u işgaliyle hukümete duyulmayan güven tamamen sona erdi.Bu arada Kuvayi Milliye birlikleri Antep,Maraş ve Urfa’da düşmana dişini göstermekteydi ama alınan kesin ve kalıcı bir zafer yoktu.Bu sebeple Atatürk bu çete kuvvetlerini toplayarak düzenli orduya geçmek istiyordu.Zaten bu çeteci birliklerin bazı yararlarının yanında birçok zararları vardı.Bu çeteler halkı soyuyor,adam öldürüyorlardı.Afyon’da aldıkları yenilgi bu olaylara son verdi ve düzenli orduya geçildi.

Düzenli orduya geçmiştik ama ordu başına geçirilecek komutanlar ve askerler binbir zorluklarla toplanabildi.Tüm zorluklara ,yokluklara hatta duyulan güvensizliğe rağmen düşman Akdeniz’e döküldü.Düşman dökülmüştü ama şimdi çok daha zor olan savaş başlamıştı.İnkilaplar dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti…

İlk iş olarak saltanat kaldırıldı. Gericilerin hatta, Atatürk’ün ilk destekleyicisi Kazım Karabekir’in tüm uğraşlarına rağmen halifelik kaldırıldı. Ayrıca hilafetin kaldırılmasına zorluk çıkaran kesimler, yani yobazlar yapılan tüm yeniliklerde yine köstek olmuşlardır. Ama Atatürk’ün azmi ve kararlılığı karşısında dayanamamışlardır. Ankara’nın başkent yapılmasını, şapka kanunu, Latin harflerinin kabulünü, Tevhid-I Tedrisat Kanununu, Medeni Kanunun kabulünü, kadılnlara verilen eşitlik hakkını ve soyadı kanununu zor da olsa halka benimsetmiştir. Başkenti Ankara yapmıştır ve Ankara’nın yenileştirilmesinde çok çaba harcamıştır. Hükümette çok partili sisteme geçiş için denemeler yapmıştır. Ama alınan sonuçlar zamanın daha erken olduğunu göstermiştir. Herkese soyadı verilmesine önayak olmuştur. Ülkenin her yerinde eğitim seferberliği başlatmıştır. Bu devrimleri hayatı pahasına yapmıştır. İzmir’de yapılan süikast girişimi de bunun en iyi göstergesidir.

Atatürk yapacağı işleri, vediği davetlerde anlatırdı. Bu davetleri sabaha kadar sürerdi, ancak o çok kısa bir uykunun ardından yapacağı işleri düşünürdü. Davet masasından sohbet ve onu hazin sona götürecek rakısı hiç eksik olmazdı. Fakat içmesini bilirdi, hiçbir zaman şuurunu kaybedecek şekilde içmemiştir. Diğer hobileri; bilardo oynamak, köpeği Fox, Florya’da yüzmek, alaturka musiki dinlemek, dostlarıyla sohbet etmek ve Savarona yatıyla gezmekti. Ayrıca giyimde, evinin döşenmesinde ve temizlik konusunda çok titizdi. En büyük dertleri ise; Hatay sorunu, dil sorunu ve eğitim konuları idi. Türk kadınına verdiği değer çok büyüktü. O, her zaman Türk milleti ve Türkiye için çalıştı. Son zamanlarında bazı kişler İsmet Paşa ile arasını açmıştı. Ama O, her zaman İsmet İnönü’yü çok sevmiş ve güvenmiştir.

Atatürk’ün şaşılacak bir hafızası vardı. Fakat son zamanlarda hafızası iyice zayıflamıştı ve asabileşmeye başlamıştı. Bunun sebebi ise, hastalıktan başka birşey değildi. Karaciğerlerinde su toplanıyordu. Hastalığında gezmek için alınan Savarona yatında dinlenmekte idi. Fakat bir sabah çok ağırlaşmıştı ve son olarak “Saat kaç?” diyerek ebedi uykuya çekilmiştir. Saat dokuzu beş geçiyor ve Türk milletinin gözlerinde yaşlar dinmiyordu.

KİTABIN ANA FİKRİ

Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk’ün attığı tohumlarla ve bir çok zorluklar aşılarak kurulmuş,onu geliştirmek, gericilerin karşısında durmak ve yeniliklerin arkasında olmak bizim en önemli görevimizdir.

KİTAPTAKİ OLAYLAR VE KİŞİLERİN TAHLİLİ

FALİH RIFKI ATAY:Atatürk ile bir gezide tanışan ve daha sonra varlığıyla ve yazılarıyla daima Atatürk’ün yanında olan bir gazetecidir.

İSMET İNÖNÜ:Savaştan önce tanışan ve sonra Atatürk’ün yanında olan değerli bir komutan ve devlet adamıdır.

FEVZİ ÇAKMAK:Savaşta ve cumhuriyet döneminde Atatürk’ün yanında olan ayrıca mareşal rütbesi alan büyük bir komutandır.

KAZIM KARABEKİR:Atatürk’e ilk yardım elini uzatan, vatanperver ,büyük ama hilafetçi bir komutandır.

KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER

Okurken bazen çoşturan bazen hüzünlendiren ,sade bir dille büyük bir destanı anlatan ve her Türk evladının okuması gerektiğine inandığım çok önemli bir eserdir.

YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ

1894 yılında İstanbul’da doğdu. Fıkra, makale, gezi türlerindeki gazete yazılarıyla ve özellikle Atatürk’ü yakından tanıtan anılarıyla ün kazanan Falih Rıfkı Atay, Kovacılar semtindeki Rehberi Tahsil Rüştiyesi’ni bitirdikten sonra Hüseyin Cahit’in Yalçın müdürlük yaptığı Mercan İdadisi’nde öğrenimini tamamladı. Darülfünunun Edebiyat bölümünü bitirdi. İdadide edebiyat öğretmeni olan Celal Sahir Erozan ile kendisinden bir ileri sınıfta okuyan Orhan Seyfi Orhon, Falih Rıfkı’nın edebiyat zevkinin gelişmesine yardımcı oldular. İlk Yazıları, Serveti Fünun dergisinin genç yazarlara ayrılan ek sayfalarında yayımlanan Falih Rıfkı’nın Tecelli(1911) dergisi ile Süleyman Bahri’nin yönettiği Kadın(1912) dergisinde Cenap Şahabettin ile Ahmet Haşim’in eserlerini hatırlatan şiirleri çıktı. 1912′de Tanin gazetesinde düz yazıları yayımlanmağa başladı; İstanbul Mektupları, Edirne mektupları gibi yazıları çıktı. 1913-1914 yıllarında sadaret ve Dahiliye Nazırlığı kalemlerinde çalıştı. Dahiliye Vekili Talat Paşa ile birlikte gittiği Bükreş’ten Tanin gazetesine röportaj yazıları yolladı. Bu dönemdeki yazıları, Türkçülük ve Türkçecilik akımlarının etkisini taşıyordu. I. Dünya Savaşında yedek subay olarak Suriye’ye gitti; 4. Ordu kumandanı Cemal Paşanın hususi katipliğini yaptı. Suriye ve Filistin’deki savaş anılarını “Ateş ve Güneş” (1918) kitabında topladı. Cemal Paşa’nın Bahriye nazırı olması üzerine Kalemi Mahsusa müdür yardımcılığına getirildi (1917).

Kazım Şinasi Dersan, Necmettin Sadık Sadak, Ali Naci Karacan ile birlikte Akşam Gazetesini çıkarmağa başladı (1918). Bu gazetede Günün Fıkraları başlığıyla sürekli yazılar yazdı. Kurtuluş Savaşını destekleyen etkili yazıları dolayısıyla idam istenerek Kürt Mustafa Divanı Harbi’ne verildi. Fakat İnönü Zaferinin kazanılması üzerine Divanı Harp tutumunu değiştirdiği için idamdan kurtuldu. Kurtuluş Savaşı sona erdiği sırada İzmir’de Atatürk ile görüşmeğe gelen gazeteciler arasındaydı. Atatürk’ün isteği üzerine İkinci Büyük Millet Meclisi’ne Bolu’dan milletvekili seçildi (1922). Daha sonra uzun yıllar Ankara Milletvekili olarak T.B.M.M.’de bulundu. Hakimiyeti Milliye, Milliyet ve Ulus gazetelerinin başyazarlığını yaptı. Yeni Türk Alfabesinin hazırlanması ve uygulanması sırasında Dil Encümeninde görev aldı. Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın tutumuna şiddetle karşı çıktı. Ulus gazetesinin başyazarlığını yaptığı dönemde Ankara şehir planı jürisinde üyelik ve İmar Komisyonunda başkanlık yaptı. 1946′da çok partili döneme geçildikten sonra Ulus gazetesinde CHP’nin savunuculuğunu sürdürdü. Demokrat Parti’nin 1950′de iktidara geçmesinden sonra Dünya Gazetesini kurarak (1952) muhalefete geçti; yeni iktidara karşı Atatürk devrimlerini savundu. Falih Rıfkı Atay, sağlam, atak, çekici, anlatımı ve duru Türkçesiyle Cumhuriyet basınının Encümeninde usta kalemlerinden biriydi. Günlük siyasi olayları ele alan başyazı ve fıkraları yanında Ulus ve Dünya gazetelerinde Pazar günleri yayımladığı haftalık yazılarında çok usta bir deneme ve söyleşi yazarı niteliği gösteriyordu. Gezi ve anı türlerinde Cumhuriyet döneminin çok ilginç ürünlerini verdi.

Devamını Oku

Çalıkuşu, Çalıkuşu kitap özeti

Çalıkuşu

(Reşat Nuri Güntekin)

Konu

Bir subay kızı olan Feride ile teyzesinin oğlu Kamuran arasında yaşanan ve araya birçok engel girmesine rağmen birbirlerine karşı bitmeyen aşklarını anlatıyor.

Özet

Pek küçük yaşındayken annesi ölen Feride, babası da sınır sınır dolaşan bir subay olduğu için büyükannesinin yanında büyümüştür. Okul çağına gelince Feride’yi İstanbul’da ki bir Fransız kız yatılı okuluna yollamışlardır. Feride neşeli, zeki, çok asi, ele avuca sığmaz çok hareketli bir kızdır. Fırsat buldukça bir erkek gibi ağaçlara tırmanıp daldan dala atladığı için öğretmenlerinden biri onu çalıkuşuna benzetmiş, sonra da bu benzetme, onun adı olarak kalmıştır.

Babasının da ölmesi üzerine Feride’nin, yakını olarak sadece bir teyzesi kalmıştır. Feride, okulun büyüklü küçüklü tatillerini her zaman teyzesinin evinde geçirmektedir. Bu teyzenin Kamuran adlı, Feride’ den büyük bir oğlu vardır. Kamuran Feride’ ye karşın ağır başlı, kız gibi bir erkektir. Bu yüzden Feride sürekli onla dalga geçmektedir.

Fakat bunların arasında Kamuran, Feride’yi farkında olmadan büyük bir aşkla sevmeye başlamıştır. Bu sevgi bir süre sonra karşılıkta görür. Feride de Kamuran’a karşılık vermektedir. Feride’nin teyzesi de bu durumu çok istediği için, Feride okulunu bitirdikten sonra iki gencin evlenmeleri kararlaştırılır.

Düğün hazırlıkları tamamlanmak üzereyken, bir gün kadının teki çıka gelir ve Feride’ye Kamuran’ın Avrupa’da bulunduğu sırada orada bir kızla aşk yaşadığını söyler. Bu durum hiçbir şeyi umursamaz gibi görünen Feride’yi çok derinden etkilemiştir. Feride bunun sonucunda gururuna yenilir ve derhal teyzesinin evinden uzaklaşır, yolunu izini kaybettirir. Bu yüzden evlenmede gerçekleşemez.

Feride nereye gideceğini düşünürken onu çok seven sütannesi aklına gelir ve oraya gider. Sütannesi onu görünce çok sevinmiştir. Feride bir süre sütannesinin evinde kalır. Bu arada oraya buraya başvurur bir iş için çünkü sütannesini daha fazla rahatsız edemeyeceğini ve yanındaki paranın da ona çok fazla yetmeyeceğini bilmektedir. Başvurularının sonunda Anadolu’da bir ilkokul öğretmenliği elde eder.

Şimdi o hayat dolu hiçbir şeyi umursamayan genç kız artık bir öğretmen olmuştur. Feride Anadolu’yu hiç yadırgamaz. Zeyniler adlı bir köyde öğretmenliğe başlar. Zeyniler köyü Anadolu’nun çok ücra bir köşesindedir. Bu köyde Feride yaptığı herşeyi günlüğüne yazmaya başlar.

Bir zamanlarının hayat dolu asi genç kızı şimdi hayatı tanıma yolundadır. İster istemez ağır başlı olmayı öğrenmiştir. Ama başına gelen bunca şeye rağmen kötümser değildir. O köydeki fakir üstü yırtık pırtık olan öğrencilerini çok sevmiştir. Öğrencilerinin her biriyle ayrı ayrı ilgilenmek ona büyük bir zevk vermektedir.

Öğrencileri arasında Munise adında ortada kalmış, annesi kötü yola düşmüş bir kız vardır. Annesi yüzünden köylüler kızı da hiç sevmiyorlar. Feride, Munise’ye acır ve onu evlatlık alır. Feride çok mutlu olmuştur, aynı zamanda Munise de çok sevinmiştir bu olaya.

Bir süre sonra Zeyniler köyü okulu da kapatılır. İşsiz kalan Feride başka bir yerde öğretmenlik yapmak için başvurmak amacıyla ile gider. Milli Eğitim Müdürlüğü’nde eski bir okul arkadaşına rastlar ve onunla Fransızca konuşur, Milli Eğitim Müdürü de bu olayı görünce, Feride’ yi merkezde kız öğretmen okulunda Fransızca öğretmeni olarak görevlendirir. Feride fiziki olarak çok güzel bir kızdır ve bu fiziki güzelliğinin burada çok fazla göze çarpması Feride’yi endişelendirir.

Ayrıca Feride’nin öğretmenlik yaptığı okuldaki müzik öğretmeni de Feride’ye karşı büyük bir aşk duymaktadır. Fakat bu aşk bir ümitsiz vakadır. Ayrıca şehirde büyük dedikodulara da yol açmıştır. Feride’ nin burada peşine birçok erkek düşmüştür. Bu durum ise Feride’yi endişelendirmektedir. Bu yüzden tayinini ister.

Böylece birkaç yer dolaşır. Bir sürede İzmir’de varlıklı bir ailenin kızlarına da özel ders verir. Fakat Feride’nin gittiği her yerde müthiş fiziği ve güzelliği başına dert açmaktadır. Feride bu güzelliği ve yalnızlığı çok kişinin dikkatini çekmektedir.

Feride daha Zeyniler’de iken bir askerin yaralanması ve oraya getirilmesi sırasında doktor Hayrullah Beyle tanışmıştır. Doktor, Feride’ye bu kadar güzel bir kızın böyle bir yerde ne aradığını, kesinlikle bir aşk meselesi yüzünden gelmiş olduğunu söylemiş Feride ise bunu reddetmiştir. Yıllardan sonra tekrar Kuşadası’nda buluşurlar.

Bu sırada Feride’nin okulu kapatılıp hastaneye çevrilmiştir. Feride artık doktorum himayesine girmiştir. Bir hasta bakıcı gibi doktora yardım etmiştir. Doktor Feride’yi ve artık büyümüş olan Munise’yi kendi öz kızları gibi sevmektedir. Ancak bu sırada doktor bir gün ağır hastalığı olan birine bakmaya gittiği zaman Munise ağır bir şekilde hastalanır. Doktor dönesiye kadar kız yavaş yavaş, acı çeke çeke ölür. Munise’nin nezle sanılan hastalığı kuşpalazıdır.

Feride, Munise’ nin ölmesinden sonra kendini kaybedecek şekilde hastalanır. Günlerce doktorun evinde yatar. İyileştiği sıralarda doktor Hayrullah bey ne kadar yaşlı olursa olsun ikisi için bir söylenti cıkmıştır. Bu da o zamanın şartlarından dolayı olmuştur. Kasabayı türlü dedikodular alıp götürmektedir. Bekar bir erkeğin evinde genç güzel ve bekar bir kadının olması çok fazla dedikoduya yol açmıştır.

Doktor bu dedikodulardan kurtulmak için çok pratik bir yol bulmuştur. Feride’yi de zorla ikna ederek evlenmişlerdir. Ancak tabiki bu evlilik sadece kağıt üzerindedir ve dedikoduların bitmesi içindir. Feride doktoru babası gibi sevmektedir. Doktor, Feride’nin defterini bulmuş ve baştan sona kadar okumuştur. Feride’nin her şeye rağmen Kamuran’ı sevdiğini öğrenmiştir. Gizli araştırmalar yapar.

Kamuran bu zaman içinde evlenmiş ve eşi ölmüştür. Şimdi dört yaşlarındaki çocuğu ile yaşamaktadır. Doktor, Kamuran’a bir mektup yazar ve bu mektupta Kamuran’a bütün olan biteni anlatır. Feride ise bu sırada defterinin kaybolduğunu sanmaktadır ve defterini bütün aramalarına karşın bulamamıştır. Doktor yazdığı mektupla defteri ve bazı belgeleri paket haline getirmiştir. Feride’ye ölümünden sonra bu paketi Kamuran’a götürmesini vasiyet etmiştir. Doktor zaten oldukça yaşlıdır bu yüzden kısa bir süre sonra da ölür.

Feride, doktorun ölümünden sonra, hem paketi teslim etmek hem de çok özlediği teyzesini görmek üzere, Tekirdağ’a teyzesinin yanına gider. Niyeti orda fazla kalmamaktır. Paketi teslim edip bir iki gün kalıp Kuşadası’na geriye dönmektir. O günlerde ne rastlantı ki dinlenmek için Kamuran’da Tekirdağ’a gelmiştir. Feride paketin içinde neler bulunduğunu bilmemektedir.

Bu içinde neler bulunduğunu bilmediği paketi teslim eder. Ama doktorun öldüğünü onlardan gizlemiştir. Böylece Kuşadası’nda doktorun yaşadığı bahanesiyle zorlanmadan geriye dönebileceğini ummaktadır. Fakat umduğu gibi olmaz teyzesi bu paketi Feride gitmeden bir gün önceden Kamuran’a verir. Kamuran o gece kardeşiyle birlikte defteri okur. Böylece, Feride’nin kendisini hala sevmekte olduğunu anlar. Hem de doktorun tembihlerini öğrenir. Kendisiyse, Feride gittiğinden beri Feride’yi unutamamiştir ve hala sevmektedir.

Feride, yeterince kaldığını ve geri dönmesi gerektiğini söyleyerek yola çıkmak üzere hazırlanır. Feride hayatla çok didişmiş ve artık bu gücünü yitirmiştir. Artık doktorunda olmadığı Kuşadası’na gitmek onunda hic işine gelmemektedir. Kuşadası’na dönmek, Feride’yi çok fazla üzmüştür. Ama bu durumunu etrafındakilere hiç belli etmemektedir. Bunu atrafındakilerin anlamasını istemez.

Feride’yi götürecek araba kapıya yaklaşır. Fakat bu bir oyundur. Kamuran ve kardeşinin hazırladığı bir oyundur. Feride arabaya yaklaştığı zaman arabadan birden Kamuran iner ve Feride’yi kucaklar. Zaten tüm ev halkıda Feride’ nin tekrar yuvadan uçmasını istemiyorlardır. Bunun için tüm ev halkı elbirliği yapmıştır.

Feride’nin tüm istemiyormuş gibi davranmaları olmaz demeleri falan boşadır. Kırık dökük kelimelerle bu oyundan kurtulmaya çalışmıştır ama nafile kurtulamamıştır. Çünkü, Kamuran artık kararlıdır ve ikinci bir gaflete düşmeyecektir. Bunu Feride’ye de onu bir daha kaybetmeyi göze alamayacağını ve onu şu an bile deliler gibi sevdiğini söyler. Çalıkuşu, gizli bir mutlulukla ve huzurla kendini Kamuran’ın kollarına atar.Ana Fikir

Aşkın araya ne girerse girsin asla yok olmayacağıdır.

Şahıslar ve Olaylar

Feride(Çalıkuşu): Fransız okulundan mezun; çok güzel, haşarı, canlı, cıvıl cıvıl, yaramaz, duygusal ve akıllı, canayakın, sevimli bir İstanbul kızıdır.

Kamuran: Feride’nin teyzesinin çok kibar, yakışıklı, sarışın, yüksek öğrenimli, fakat zenginliğinden dolayı herhangi bir işle uğraşmayan oğludur.

Doktor Hayrullah: Canayakın, iyi kalpli, yaşlı, sevimli, biraz inatçı ve sinirli biridir. Hayatını insanların mutluluğuna adamıştır.

Munise: Küçük, sarışın ve güzel bir köy kızıdır. Güzel olduğu kadar zeki ve nazik bir kızdır. Feride’nin yalnız geçen günlerinin tek dayanağı olmuştur.

Yazar Hakkında Bilgi

Reşat Nuri Güntekin :
25 Kasım 1889 tarihinde İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirdi (1912). Bursa’da başladığı (1913) öğretmenlik hayatına çeşitli okullarda devam etti. Milli Eğitim müfettişi (1931), Çanakkale milletvekili (1933-43), Paris Kültür Ateşesi ve emekli (1954) oldu, kanser tedavisi için gittiği Londra’da öldü. İstanbul’da Karacaahmet Mezarlığı’nda gömülü.

Yazı hayatına Birinci Dünya Savaşı sonlarında (1917) başlayan, ilk eseri de Eski Ahbap (uzun hikaye) 1917’ de basılan Reşat Nuri, 1918’ de tiyatro eleştiri ve araştırmaları yayımlarken bir yandan da hikayeler (Şair Dergisi, 1918/19; Nedim Dergisi, 1919; Büyük Mecmua, 1919) yazıyordu.

Çalıkuşu’ nun Vakit gazetesinde tefrikasıyla (1922) geniş bir ün kazandı. Çok hareketli bir eser olan Çalışkuşu’ nda Anadolu, ilk idealist ve aydın kızı Feride’ ye kavuştu, geniş ölçüde romana girdi. Bu roman az okumuş ve aydın, iki sınıfı da, doğal ve canlı diliyle kendine bağladı.

Reşat Nuri’ nin hemen bütün romanlarında dekor olarak taşra kasaba ve şehirleri çevre, tip, çeşitli problem ve görüşleriyle Anadolu atmosferi görülür. Romanlarında sosyal ve hissi konuları işleyen yazar, küçük hikayelerinde bunların yanına mizahı da ekledi.

Yazdığı, çevirdiği, kitap biçimine girmiş veya dergi, gazete sayfalarında, tiyatro repertuarlarında kalmış tüm eserlerinin toplamı yüzü bulur; bunlardan 19 tanesi telif romandır, 7 tanesi hikaye kitabı. Yazdığı, çevirdiği, uyarladığı, oynanmış, basılmadan kalmış oyunlarının sayısı roman ve hikaye kitaplarının sayısını da aşar. 7 Aralık 1956’da İstanbul’da öldü.

Devamını Oku

Cinayet Nedeni kitap özeti

Cinayet Nedeni

(Patricia Cornwell)

KİTABIN ADI : Cinayet Nedeni
KİTABIN YAZARI : Patricia CORNWELL
YAYINEVİ VE ADRESİ : Altin Kitaplar Cağaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ : 1999

KİTABIN YAYIM MAKSADI

Terk Edilmiş Bir Tersanede Bir Cinayet Olayı Olmuştur. Bu Cinayetin Nedeni Araştırılmasıyla Bir Grup Siyanist Terörist Açığa Çıkarılarak Yalanmıştır.

KİTABIN ÖZETİ

Yazar kitabı; İleri görüşlü editör olan arkadaşı Susanne Kirk’e hitaben yazmıştır. Yılbaşı gecesi, Virginin’de yıIın son cinayeti işlenmiştir. Adli Tıp Merkezinde çok sevilen araştırmacı gazeteci, dalgıç Ted Eddings’in cesedi Elizabath Nehri’nin soğuk sularında bulunur.

Polis memuru Marinp, kurbanın otopsisi için kurbanın yakın arkadaşı Dr. Kay Scarpetta’ya haber verir. Dr Kay cesedin bulunduğu terk edilmiş tersaneye gittiğinde kapıdan güvenlik görevlilerince engellenmeye çalışılır. Dr.Kay yetkilerini kullanarak, tersanenin kendi bölgesinde olduğundan burada işlenen bir cinayetin kendi sorumluluğunda olduğundan dolayı içeri girmeye başarmıştır. Tersanden sorumlu Albay Green’le görüşerek cesetin bulunduğu yere giderler. Ceset hala suyun altındadır. Çünkü Dr. Kay çıkarılmasını istememiştir, kendiside suya dalıp cesedi orada görmek ister. Böylelikle suya dalmaya başlamıştır. Bu arada FBI’dan dalgıçlar gelmiştir, onlarda Dr.Kay’ın suya dalması için ona yardımcı olurlar.

Dr. Kay suya dalmıştır, ama hiçbir şey görünmüyordur. Yalnızca bildiği tek bir şey vardır, oda cesedin, su yüzünden aşağı derinliklere kadar uzanan hortumun yanında olduğunudur. Cesedi hortum yardımıyla bulmuştur. Ama görmekte zorluk çekmektedir. Çünkü su o kadar yoğundur ki radyoaktif atıklardan dolayı bataklık gibi olmuştur. Daha sonra diğer dalgıçların da yardımıyla cesedi çıkarmayı başarmıştır. Böylece cesedi daha iyi inceleyebilecektir. Dr. Kay orada raporunu tuttuktan sonra cesedide alarak otopsi için çalıştığı Tiwedear bölge hastanesine götürmüştür. Burada asistanı Danny ile cesedi incelemeye başlamışlardır. Öncelikle dalgıç giysisini incelemişlerdir. Ama herhangi bir teknik problem bulamamışlardır. Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet

Daha sonra cesedin bütün organlarını incelemişlerdir, boğulma olmamıştır. Hiçbir yerinde yara bere izi yoktur. Bu durumda cesedin kaza sonucu değil öldürüldüğü ihtimali kesinlik kazanmıştır. Dr.Kay cesetten almış olduğu kan örneklerini tahlil için kan merkezine göndermiştir, artık beklemekten başka çaresi kalmamıştır. Akşam olmuştur evine gitmek üzere yola çıkar. Birden cep telefonu çalmıştır, arayan yeğeni Lucy’dir. Lucy FBI’da öğrencidir. Teyzesinin yanına izne gelmiştir. Telefonda teyzesine evde olduğunu söylerek sürpriz yapmıştır. Dr.Kay eve geldiğinde yeğni Lucy ile karşılaştığında çok sevinmiştir. Biraz olsun günün stresinden uzaklaşmıştır. Duş alıp yemek yedikten sonra birlikte sohbet etmişlerdir. Dr. Kay yeğenine olup bitenleri anlatarak durum değerlendirmesi yapmışlardır. Saat artık çok geç olmuştur, öylece koltuk üzerinde uyuyup kalmışlardır. Sabah olup kahvaltı yaptıktan sonra tahlil sonucunu öğrenmek için kan merkezine gideceklerdir. Dışarı çıktıklarında araba lastiklerinin parçalandığını görünce şok olmuşlardır.

Biraz öylece bekledikten sonra polis memuru Marino’yu arayarak durumu bildirmişlerdir. Memur Marino hemen Dr.Kay’ın evine gelmiş ve araştırma yapmaya başlamıştır. Daha sonra bir telefon daha gelir, telefonda polis merkezinden bir memur Dr.Kay’ın asistanı Danny’inin öldürüldüğü haberini vermiştir. Dr.Kay şok olmuştur ve korkmaya başlamıştır. Daha sonra polis memuru Marino’nun yardımıyla Dr.Kay ve yeğeni Lucy evi terketmişlerdir. Üçü birlikte kan merkezine giderek tahlil sonucunu almışlardır. Aldıkları sonuça fazla şaşırmamışlardır. Kanda aşırı derecede zehir çıkmıştır. Kurban zehirlenerek öldürülmüştür. Danny de aynı kişilerin öldürdüğü olasılığı büyüktür.

Dr. Kay, yeğeni Lucy ve polis memuru Marino bir cafeye giderek durum değerlendirmesi yapmaya başlar. Lucy bir ara tuvalete gider ama geri dönmez Dr. Kay meraklanmaya başlamıştır. Çok geçmeden bir telefon gelir Lucy kaçırılmıştır. Asıl istedikleri kişi Dr. Kay’dır. Dr. Kay’ın yeğenini görebilmesi için terk edilmiş Tersaneye gelmesini isterler. Dr. Kay tek başına Tersaneye gider ama üzerinde mikrofon vardır. Bu şekilde memur Marino onunla irtibat kurarak yerlerini saptayacaktır. Dr. Kay’ı Tersanede çok iyi ararlar ama mikrofonu bulamazlar. Dr. Kay yeğeni Lucy ile görüştürülür ama her ikiside öldürülecektir. Çünkü Lucy’i kaçıranlar bir grup siyonist teröristtir.

Liderleri olan Handel her şeyi anlatarak Dr. Kay’la yeğenini öldürmek için plan yapar., gazeteci Ted Eddings, yapmakta oldukları nükleer silahı ve dünyaya egemen olma düşüncelerini açığa çıkartmıştır ve tersaneden deliller toplamıştır. Bundan dolayı öldürmüşlerdir. Danny’de bu olaya bulaştığı için öldürürler ve Dr. Kay ve yeğeni Lucy’de öldürmek üzeredirler ama bu arada polis memuru Marino ve arkadaşları baskın yaparak teröristleri ele geçirmeyi başarmışlardır. Böylelikle cinayetin nedeni bulunmuş,teröristler ele geçirilmiş ve Dr. Kay ile yeğeni Lucy kurtarılmışlardır.

Devamını Oku

Cezmi kitap özeti

Cezmi

(Namık Kemal)

Konu

Kitapta genç, cesur, vatanını ve milletini herşeyden daha çok seven bir yiğidin devleti için yaptıkları ve savaştaki kahramanlıklar anlatılıyor.

Özet


Cezmi yiğit bir sipahi olduğu kadar, bilgin bir şairdir de Yakışıklıdır. Ciritte, atlı sporda ustadır. Roman İstanbul’da başlar.
XVI. yüzyıl içinde Avrupalılar, Amerika’nın hemen her tarafına sokularak, o zamana kadar kayıplarda kalmış ve hiç işlenmemiş olan bu yeni dünyanın her çeşit faydalı hazinelerinden hisse almaya başladılar.

XVI. Yüzyılın üstünlükleri sadece bunlardan da ibaret değildir. Yine bu yüzyıl içinde, Büyük Türk Hakanı ve Türk Orduları Başkomutanı Kanuni Sultan Sülayman I. Şanlı bayrağımızı, şafaklar içinde doğmuş bir hilal gibi, Viyana’larda, Tebriz’lerde, İspanya ve Hindistan’larda dolaştırarak dünyanın doğusunda, batısında şanla, şerefle dalgalandırıyordu.

Kanuni’nin ölümünden sonra başa Yavuz Sultan Selim geçmişti. Bunun üzerine İran Safevi Devleti, Türk milletiyle savaş alanında boy ölçüşmeyi kolay sanıyor; birtakım boş hayallere kapılmaktan kendilerini alamıyorlardı. İşte o arzuların, o huyların sonucuydu ki, Safevi Devletiyle Osmanlı Devleti birbirine harp ilan etti.

Devrin sadrazamı Sokullu Mehmet Paşa, bu savaşı faydasız görüyor ve yapılmasını istemiyordu. Daha sonraları devletçe kararlaştırılan İran seferi ve savaşın başlaması, tecavüzün önce düşman tarafından yapıldığı düşüncesine dayandı. Ve şuarada burada başlayan Gürcü isyanlarının bastırılacağı söylentisi ortaya atılarak, ordu Üsküdar’a çekildi.

Cezmi ise, yüzünde zeka ışıkları, parlayan mert tavırları ve göz alıcı gençliği ile koca bir ordunun içinde en seçkin bir yaratık sayılacak kadar herkesin takdir ve iltifat bakışlarını üzerine çekip duruyordu.

İran Hükümeti, Türk ordusunun İstanbul’dan hareketini haber alır almaz, Tokmak Han’I Gürcistan Muhafızlığına tayin eylediği gibi, Tebriz’deki askerine de, Allah Kuli Han komutusunda, Van üzerinden Anadolu!ya hücum emrini vermişti. İki ordu Çıldır sahrasında karşılaştı.

Osmanlı ordusunun başında Derviş Bey bulunuyordu. Derviş Paşa, genç bir kahraman, usta bir binici olduğu kadar da yaradılıştan çok heyecanlı ve hiddetli bir zattı; en küçük bir şeyden hemen parlayıverirdi. Düşmanla karşılaştıkları zaman, kükremiş bir aslan kesildi. Düşman kendilerinden kat kat fazlaydı;fakat o, aradaki bu sayı farkına hiç önem vermedi; bayrağı altında bulunan üç dört yüz yiğitle koca bir ordunun ta kalbine, en can alacak yerine saldırmakta bir an bilr tereddüt etmedi.

Düşmanın kimini yerlere seriyor, kimini çil yavrusu gibi darmadağın ediyordu. Fakat ne çare ki saflarımız gittikçe seyrekleşiyordu. Buna karşılık düşman askeri ise, mütemadiyen takviye aldığı için, azalmak şöyle dursun, bilakis gittikçe çoğalıyordu. İranlılar hücumlarıyla nihayet birliğimizi kuşatmaya muvaffak oldular ve bir hayli askerimizi de şehit ettiler.Derviş Paşa bu elverişsiz şartlar altında yılmıyor, yanında sağ kalan bir avuç kahramanla göğüs göğüse, kılıç kılıca bir boğuşma ile düşmanı saatlerce hırpalıyor, hırpalıyordu.

Nihayet Tokmak Han tarafından üzerlerine dolgun mevcutlu bir süvari alayıdaha sevk edildi. Bu taze kuvvet, şiddetli bir saldırışla Paşa’nın yanında bulunanlardan otuz kadar kahramanı şehit ettikten sonra, topuz ve kılıç darbeleriyle kendisini de atından düşürdüler.

Genç ve kahraman Türk komutanı yaya kaldığı halde, tek başına koca bir alayla bir hayli zaman başa çıktı; birbiri ardına üzerine saldıran üç iranlıyı birer kılıçta ikiye böldü. İranlılar, şiddetli bir hücum ile Paşa’nın sağ tarafında bulunan birkaç süvarimizi de şehit ettikten sonra, bir okla paşa’nın atını öldürdüler; ikinci bir oklada kendisini yaraladılar.

Cezmi bulunduğu yerden paşa’nın düştüğü tehlikeyi görünce, gözlerini kan bürüdü; tüyleri diken diken oldu. Adeta kendinden geçmiş denilecek heybetli bir tavırla :

_Paşa yerlerde yatıyor! Dinini, milletini, devletini seven arkamdan gelsin!…

Diyerek kılıcını ağzına, kargısını aline aldı. Ferhat Paşa’nın yadigarı olan küheylanın dizginini boynuna attı, başını düşman üzerine çevirdi ve düşmana hücum etti. Yanında bulunanlar da kendisiyle birlikte ileri atılmakta bir an bile tereddüt etmediler; komutanlarını kurtarmak için belki rüzgarla yarışabilecek kadar hızlı koştuğu için,Paşa’nın etrafını sarmış bulunan düşman askerlerine herkesten önce o yetişti; birbiri ardınca birkaç düşmanı tepeliyerek paşa’nın hemen yanına vardı ve yere indi.

Paşa’yı kendi atına bindirdi. Saygı ile üzengisini öptüğü sırada öteki arkadaşları da yanlarına geldiler. Atını Paşa’ya verdiği için yaya kalan Cezmi de ani bir hareketle bir İran süvarisinin dizginine sarıldı. Fevkalade bir ustalıkla adamı öldürerek altındaki ata atladı ve savaşan arkadaşlarını arasına karıştı.

Aradan biraz zaman geçmişti ki, düşman saflarının arkasında siyah bir duman belirdi. Tam o sırada bizim askerlerin arkasında da kızıl bir toz bulutu kalktı. Öyle ki, bulutun büyüklüğüne ve dehşetine bakılsa, yerler gökler birbirinin üzerine yığılmış geliyor sanılırdı. Ordumuza taze kan geliyordu.

Özdemiroğlu Osman Paşa kuvvetleri biçare askerlerimizin yardımına koşuyordu. Bu kuvvetler düşmanın üzerine yağmur yağarcasına kurşun yağdırıyorlardı. Fakat o devrin silahları sudan etkilendikleri için, yağmurun şiddetiyle, on-oniki dakika içinde bütün bütün kullanılamaz hale gelmiş ve iş yine kılıca dayanmıştı. O devirde ateşli silahları en iyi kullanan Türklerdi. Türklerin ellerindeki ateşli silahler işlemez hale gelince İranlılar çoğunluklarına güvendiler; ordumuza hücum etmeye başladılar.

Deviş Paşa çadırına çekilince, Cezmi de hemen savaşa katıldı. Gösterdiği kahramanlık ve ustalığa yalnız bizimkiler değil, karşı tarafın kahraman kişilerini bile hayran bıraktı. At, silah kullanmakta öyle harikalar gösterdi ki, komutanı Osman Paşa gibi vazifesinden başka birşeyi gözü görmeyen olanca dikketiyle savaşı idare etmekte olan ciddi bir askeri bile vaik vakit adeta tertibatını unutturacak kadar hayranlıkla kendisini seyretmek zorunda bıraktı.İranlılar, hava iyice kararınca tabana kuvvet kaçtılar.

Savaştan sonra Osman paşa, Derviş Paşa’nın yanına giderek durum değerlendirmesi yaptılar. Cezmi’nin kahramanlıklarından bahsettiler ve Cezmi’yi yanlarına çağırttırarak onu ödüllendirdiler.

Cezmi’nin savaşta tanıştığı Adil Giray ve kardeşi Gazi Giray bu savaşta esir düşmüşlerdir ve İran sarayına götürülürler. Burada Perihan ve Şehriyar Adil Giray’a aşık olurlar. Sünni mezhebinde olan Perihan, seviştiği Adil Giray’la, Osmanlı ordusunun da yardımını alarak İran saltanatını ele geçirmek amacındadır. Bunu Şehriyar haber alır; taraflar kanlı bir boğuşmaya tutuşurlar. Şehriyar, Perihan ve Adil Giray ölürler. Cezmi yaralanır ve derviş kılığına girerek güçlükle vatanına döner. Ana Fikir

Herkes, vatanı için elinden gelen herşeyi yapmalı hatta uğrunda canını seve seve verebilmelidir.

Şahıslar ve Olaylar

Kitapta olaylar en küçük ayrıntısına kadar anlatılmıştır. Çok sürükleyici bir anlatım tarzı vardır. Ama yazar bazen konunun dışına çıkarak, bunun da farkına vararak “konunun dışına çıktık galiba, kaldığımız yerden devam edelim.” şeklinde ifadeker kullanmış ve bu da akıcılığı zaman zaman yok etmiştir.

CEZMİ:

Genç ve yakışıklı bir delikanlıdır. At ve okçuluk sporunda oldukça ustadır.

ADİL GİRAY: Adil Giray, doğuştan şair olduğu kadar da asker yaradılışlıydı. Vicdanı temiz, kültürü kuvvetli, dindar ve hamiyetli bir insandır.

PERİHAN: İran Safevi Devleti’nin hükümdarı Tahmasp’ın kızıdır. Politika alanında çok başarılıdır. Tanrı’nın özene bezene yarattığı eşsiz bir dünya güzelidir.ahlak ve karakter bakımından da emsali yoktur. Çok cesur ve her bakımdan kuvvetlidir.

ŞEHRİYAR: Kırkına yaklaştığı halde, tazeliğini ve güzelliğini kaybetmemiştir. Yılan gibi görünüşte zayıf, fakat kuvvetli bir bünyesi vardır. Aciz kaldığı zaman yılan gibi sürünür; fakat eline bir fırsat geçer geçmez insanı sokar.

DERVİŞ PAŞA: Sokullu soyundandır. Saldırdığı zaman şiddetle saldıran, temiz yürekli, genç bir kahraman olduğu gibi, binicilikte de diğer komutanlardan ve belki Türk sipahisinin hepsinden daha üstün sayılan bir şahıstır.

Yazar Hakkında Bilgi

Namık Kemal; vayan şairlerimizin en büyüğüdür. Tekirdağ’da doğdu(21 Aralık 1840). Babası müneccim başı Mustafa Asım’dır. Iki yaşında annesi Fatma Zehra Hanım’ı kaybedince, anne babası Abdüllatif Paşa’nın yanında özel bir öğrenim görerek Kars’a, Sofya’ya gitti. Istanbul’ geldiği zaman fransızcayı öğrenmiş, küçük bir divan dolusu şiirler yazmış bulunuyordu.

Şinasi ile tanışarak Tasvir-I Efkar gazetesine yazmaya başladı. Yazıları ulusun gözünü açacak nitelikte olduğu için gazete kapatıldı, yazarları sürgün edildi. Namık Kemal’in iki romanı vardır:“İntibah” ve “Cezmi”. Her iki roman da duygu ve hayale fazla yer verir. Dilin sadeliğinden, halkın ana dilinden, gerçeklerden, günümüz roman tekniğinden uzaktır.

Devamını Oku

Benövşeler Üstte Göz Yaşları kitap özeti

Benövşeler Üstte Göz Yaşları

(Mirvarid Dilbazi)

KİTABIN ADI : Benövşeler Üstte Göz Yaşları
KİTABIN YAZARI : Mirvarid DİLBAZİ
YAYIN EVİ VE ADRESİ : Bakı Neşriyat-BAKÜ
BASIM YILI : 1996

KİTABIN KONUSU

Yazar kitapta kendi hayatını ve Rusların Azerilere karşı yaptıkları katliamları anlatıyor.

KİTABIN ÖZETİ

Mirvarid on bir yaşında sevimli, şımarık ve zengin bir ailenin kızıydı. Her gün komşu kızlarla birlikte köyün yakınındaki çeşmeye gider, orada doğayı sey-
retmeye doyamaz. Beş yaşında kız kardeşi daha dünyadan haberi olmayan küçücük bir çoçuktu. Babası,köyün ağası Muhammed Bey,çok zengin ve saygın kişilerdendi. Bir gün Mirvarid,komşu köyde oturan büyükbabasının yanına gitmişti. Başka bir köyün ağası tarafından köy ehline zarar verilmiş,malları ellerinden alınmıştı. Bunu duyan Muhammed Bey adamlarıyla birlikte çatışmaya gider ve orada hayatını kaybeder. Mirvarid evlerine dönerken etraftaki her kesin ağladığını görür. Evlerine vardığında annesinin kız kardeşine sarılarak merdivenlerde oturarak ağladığını görür. O an şuurunu kaybeder.

Babası öldüğünde annesi henüz yirmi dokuz yaşındaydı. Annesi çok güzel olduğundan birçok kişiden evlenme teklifi aldıysa da hepsini reddederek hayatının sonuna kadar dul yaşamayı tercih etti. Daha sonra annesiyle birlikte komşu köyde oturan büyükbabasının yanına göç ederler. Kız kardeşini kuzeniyle evlendirirler. Bin dokuz yüz otuz yedinin yazında Moskova’nın emriyle büyük babası,büyük annesi Aral Gölü’nün batısına,dayısı Sibirya’ya, Kuzenleri Amasya’ya sürüldü. Sonradan buraya gelerek mezarlarını ziyaret sırasında ‘Aziz Gardaşım’ adlı şiirini burada yazmış. Artık Mirvarid’i köyde tutucak bir şey kalmamıştı. Böylece Bakü’ye okumaya gider. Okulu bitirdikten sonra, hocalarının yardımıyla iş bulur. Öğretmenliğe başladı,daha sonra makaleleri, şiir kitapları basılmaya başladı. Annesini de yanına getirerek ölümüne kadar onu yanından ayırmadı.Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet

KİTABIN ANAFİKRİ

Öksüz çocukların hayatta ne kadar acı ve zorluklarla karşılaştığını zenginlerin de anlamasını sağlamak ve Rusların Azerilere karşı yaptığı katliamları genç nesle iletmektir.

KİTAPTAKİ OLAY VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Bin dokuz yüz otuz altı-otuz yedi yıllarında Stalin’in temizleme politikasına kurban gitmiş kahramanlarımızın unutulmaması, özgürlüğümüzün ne kadar değerli olduğunun göstergesidir.

Babası Muhammed Bey
, çok zengin, yardımsever ve kızlarını çok seven bir kişidir.

Annesi, kocasına çok sadık, güzel ve ahlaklı bir kadındır.

Kız kardeşi, kendi hayatında yaşayan, eğitimsiz bir kızdı.

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER

Kitap basit bir Azericeyle yazılmış olduğu için herkes tarafından kolayca anlaşılabilir. Hem öğretici, hem de eğitici bir kitaptır. Her yardımsever kişinin okumasını tavsiye ederim.

YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ

Yazar Azerbaycan’ın Kazah kentinin Yukarı Salahlı köyünde doğmuş. Hala hayatta olan en yaşlı yazarımızdır. Şimdiye kadar birçok şiir kitabı basılmıştır. Özetini yazdığım kitap Türkiye’de de bulunuyor. Sovyetler Birliği zamanında verdiği eserleriyle milletimizin özgürlük duygularının kabarmasına katkıda bulunmuştur. Halen Bakü’de oturuyor. İki kızı var.


Devamını Oku

Beyaz Gemi kitap özeti

Beyaz Gemi

(Cengiz Aytmatov)

KİTABIN ADI : BEYAZ GEMİ
KİTABIN YAZARI : Cengiz Aytmatov
YAYINEVİ VE ADRESİ : Ötüken Neşriyet A.Ş.
BASIM YILI : 1991

KİTABIN KONUSU

Roman, San-Taş Vadisi’nde etrafındaki beş-altı insanla yaşamak zorunda olan, dedesinden başka seveni olmayan, gerçek hayatında mutsuz olan fakat hayal dünyasında mutlu olmaya çalışan bir çocuğun psikolojisini konu almakyadır.

KİTABIN ÖZETİ

Çocuk San-Yaş Vadisi’nde dedesi, üvey ninesi, Orozkul, Bekey hala, Seydahmet, Gülcemal ve köpeği Beltek ile berabar yaşamaktadır. Vadide sadece üç ev vardır. İlk evde dedesi ve üvey ninesi ile çocuk;ikincide Mümin dedenin büyük kızı Bekey hala ile kocası korucubaşı Orozkul; üçüncüde ise tembel işçi Seydahmet ile karısı Gülcemal ve küçük kızları yaşamaktadırlar.Çocuk bu küçük dünyada mutlu olmaya çalışmaktadır. Hiç arkadaşı yoktur ve okula henüz başlamamıştır. En büyük zevkleri dedesinin kendisine dere kıyısında yaptığı gölette yüzmek; “Deve, Kurt, Eyer ve Tank” isimlerini verdiği kayalarıyla konuşmak; dedesinden masal dinlemek ve dağa çıkıp dedesinin dürbünüyle kasabaya, Isık Göl’e ve San-Taş Vadisi’ne daha yakından bakmaktır. Her akşam eline dürbününü alıp, dağ başına çıkar ve Isık Göl’de ancak beş-altı dakika görünüp kaybolan beyaz gemiye bakar.

Annesi ve babası onu çok küçük yaşlarda terketmişlerdir. Annesi şehirde kendine yeni bir yaşam kurmuştur. Çocuk babsının beyaz geminin kaptanı olduğuna, bir gün başı insan başı olan bir balık olup beyaz gemiye kadar yüzeceğine ve babasıyla konuşacağına inanmaktadır. Dedesi çok iyi kalpli, çalışkan,köse bir insandır. Çevresindekiler ona Kıvrak Mümin lakabını takmışlardır. Damadı Orozkul’un yanında çalışır ve onun emirlerini yerine getirir. Orozkul şişman, koca kafalı içki içmeyi çok seven, çabuk sinirlenen bir korucubaşıdır. Mümin’in kızı ve Orozkul’un karısı olan Bekey kısır bir kadındır. Orozkul bunu Bekey’in suçu olarak bilir ve her akşam içip onu döver. Orozkul arada bir arkadaşlarıyla içmeye gider ve sarhoş olunca yanındakilere birer tomruk sözü verir. Tomruğu kesip dağdan indirme, çayın karşısına geçirme ve kamyona yükleme zamanı gelince de verdiği söze pişman olur ama iş işten geçmiştir. Arada bir vadiye şehirden “Maşin Mağaza” denilen içi ıvır zıvır dolu bir araba gelir. Bir gün yine Maşin Mağaza geldiğinde dedesi çocuğa bir okul çantası alır. Ertesi yıl çocuk okula başlar. Çocuk dedesinden masal dinlemeye bayılır. Her akşam artık ezberlediği “Boynuzlu Maral Ana” masalını dinler . Dedesine göre hepsi Boynuzlu Maral Ana’nın soyundan gelmektedirler. Çocuk da buna inanmaktadır. Masala göre maral ana San-Taş Vadisi’ni terketmiştir ama onları sürekli korumaktadır. Mümin çocuğu her gün atıyla okula göyürüp getirmektedir. Okul çok uzaktadır ama hiç geç kalmamıştır.Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet

Çocuk bir gün yol kenarındaki kayalarıyla oynarken San-Taş yakınlarından kuru ot almaya gelen beş-altı kamyonluk bir konvoy görmüştür. Çocuk en öndeki kamyonun peşine takılıp koşmaya başlar. Çocuğu gören şoför durur ve çocukla biraz konuşur. Şoför genç ve yakışıklı biridir. Adı Kulubeg’dir. Çocuğa dedesini tanıdığını, kendisinin de Boynuzlu Maral Ana’nın soyundan geldiğini söyler ve ayrılır.
Ertesi gün Mümin dede ile Orozkul yine dağdan bir ağaç indirirler. Bu sırada uzun zamandan beri ormanda görülmeyen maralları görürler fakat işleri olduğundan onlarla ilgilenemezler. Akşam olmuştur. Dede, Orozkul’a söyleyip çocuğu okuldan almaya gitmek ister fakat Orozkul ağacı indirmeleri gerektiğini söyleyip izin vermez. Tomruğu çaydan geçirirlerken tomruk çayda kayalara takılır. Çıkarmak için çok uğraşırlar ama çıkaramazlar. Dede vaktin çok ilerlediğini farkeder, daha fazla dayanamaz ve daha önce hiç yapmadığı bir şey yapıp Orozkul’dan izin almadan çocuğu almaya gider. Çocuk akşama kadar okulun kapısında dedesini beklemiş ve ağlamaktan gözleri şişmiştir. Dede yolda çocukla öğretmenine rastlar. Çocuğu öğretmeni eve getirmektedir. Dede öğretmenden özür dileyip çocuğu alır ve yola koyulurlar. Çocuk dedesine küsmüştür. Hiç konuşmamaktadır. Dede çocuğun gönlünü almak için Boynuzlu Maral Ana’yı gördüğünü söyler. Çocuk bu habere çok sevinir. Dedesine ormana gitmek için yalvarır fakat akşam olduğu için eve dönerler. Eve geldiklerinde Orozkul’u sabahki olaydan dolayı çok sinirlenmiş bulurlar. Orozkul o gün Bekey halayı yine dövmüştür. Çocuk evin bu durumuna çok üzülür ve yatmaya gider.

O gece müthiş bir dipi çıkar. Gece yarısı Kulubeg ve arkadaşları yolda kaldıkları için Mümin dedenin evine sığınırlar. Kulubeg ve arkadaşlarının gelmesiyle evdeki hava biraz yumuşar. Sabah kamyoncular evden ayrılırlar. Aynı gün Orozkul’un tomruk sözü verdiği arkadaşı tomruğu almak için gelir. Adı Koketay’dır. İri yapılı, esmer biridir. Tomruk ise hala önceki gün bıraktılları yerde çayın içinde beklemektedir. Tomruğu almak için Orozkul, Koketay ve Seydahmet yola koyulurlar. Dede de Orozkul’un kendini affedeceği düşüncesiyle peşlerine takılır. Orozkul kıyıda emirler yağdırırken Mümin dede, Seydahmet ve Koketay tomruğu çıkarmaya çalışmaktadırlar. O sırada çayın karşısında birkaç tane maral görürler ama işlerini bırakamayacaklarından marallarla ilgilenemezler. Biraz uğraştıktan sonra tomruğu çıkarıp kamyona yüklerler.

Çocuk o gün hastadır ve önceki gün akşamdan beri evde yatmaktadır. Akşam üzeri kahkaha sesleriyle uyanır ve bahçeye çıkar . Herkes neşe içindedir ve hepsi de sarhoştur. Dede ise et dolu bir kazanın yanına çökmüş sessizce kazanın altındaki ateşle oynamaktadır. Çocuk hemen dedesinin yanına gider. Ona seslenir fakat dede duymaz. Birkaç defa daha seslenir fakat dede hiç cevap vermez. Çocuk kötü birşeyler olduğu hissine kapılır. Az ilerde Bekey’i, Seydahmet’i,Gülcemal’i ve Koketay’ı görür. Hepsi de yiyip içmekte ve eğlenmektedirler. Çocuk önce neler olduğunu anlamaz. Avlunun dışında henüz kanı kurumamış geyik derisini, bağırsak eşeleyen Beltek’i ve elindeki baltayla Maral Ana’nın boynuzlarını kırmaya çalışan Orozkul’u görünce neler olduğunu tahmin eder. Çocuk bu korkunç manzara karşısında dayanamayıp içeri kaçar ve yorganın altına girip ağlamaya başlar. Bu arada Kulubeg’in gelip onu kurtaracağını ve Orozkul’a haddini bildireceğini hayal etmektedir. Az sonra sofra içeri kurulur. Çocuk hayalinden yine kahkahalarla uyanır. O sırada Seydahmet olanları anlatmaktadır. Çocuğun bir türlü anlam veremediği olaylar şöyle cereyan etmiştir: Tomruğu çıkardıktan sonra Seydahmet ile Mümin dede ormana çalışmaya giderler. Bu arada maralları yine görürler. Seydahmet onları vurmak ister, dede ise buna karşı çıkar. Seydahmet dedeyi dinlemeyip maralların peşine düşer. Dede de Seydahmet’in arkasından gider. Seydahmet maralları vuracaktır ama sarhoş olduğu için nişan alamaz ve tüfeği dedeye verip maralları vurması gerektiğini, vurmazlarsa kaçıracaklarını ve Orozkul’un dedeyi affetmeyeceğini söyleyip dedeyi kandırır. Dede ise maralları vurursa Orozkul’un onu affedeceğini ve herşeyin düzeleceğini düşünerek marallardan birini istemeye istemeye vurur.

Çocuk bunları duyunca çıldıracakmış gibi olur ve dışarı kaçar.Dedesini yerde toz toprak içinde yatarken bulur. Ona birkaç defa yine seslenir ama dede yine duymaz. Olanlara dede kendi de inanamamaktadır. Çocuk dedesinden bir tepki alamayınca balık adam olup babasına ulaşacağını düşünerek koşar ve kendini dereye atar. Hızla akan su çocuğu alıp götürür fakat çocuk hiç bir zaman balık olmayacaktır.

KİTABIN ANA FİKRİ

İnsanları güçsüz ya da hoşgörülü oldukları için ezmeye çalışmamalı ve küçük çıkarlar uğrunda doğaya zarar vermemeliyiz.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

MÜMİN DEDE : Çok iyi kalpli, yardımsever,çalışkan bir insandır. 60-70 yaşlarında köse bir ihtiyardır.Damadı Orozkul’un yanında çalışmaktadır. Vadideki üç evin birinde ikinci karısı ve torunu ile yaşamaktadır.

ÇOCUK : 5-6 yaşlarında, kısa boylu, kepçe kulaklı, çirkin bir çocuktur.Hiç arkadaşı yoktur. Hayalperest ve mutsuzdur. Doğayı çok sever.

OROZKUL : Şişman, koca kafalı, içki içmeyi çok seven, insanlardan ve doğadan nefret eden, sinirli,umursamaz biridir. Korucubaşıdır fakat ormana en çok o zarar vermektedir.

BEKEY : Orozkul’un karısı ve Mümin’in kızıdır.Kısırdır,sabırlı ve hoşgörülü bir kadındır.

SEYDAHMET : Uzun boylu, çirkin biridir.Tembeldir. Orozkul’un ve dedenin yanında çalışmaktadır. Bir karısı ve bir kızı vardır.

GÜLCEMAL : Seydahmet’in karısıdır. Günlerini genelde çocuğun ninesine ve Bekey’e yardım etmekle ve kızına bakmakla geçirir.

KULUBEG : Genç , yakışıklı ve güçlü bir şofördür.Mümin dede ve çocuk gibi boynuzlu maral ananın soyundan geldiğine inanmaktadır.

KOKETAY : Orozkul’un arkadaşıdır. İri yapılı ,esmer tenli bir adamdır.

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER

Kitabın başlığı ile içeriği arasında bence uyumsuzluk var.beyaz gemiden kitapta çok fazla bahsedilmemekle birlikte olayların beyaz gemi ile alakası yok denecek kadar az.Betimlemeler yetersiz ve akıcılık yok.

KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ

Dünyanın yaşayan büyük edebiyatçılarından Kırgız, Türk romancısı Cengiz Aytmatov, Kırgızistan’ın Talas bölgesinde, Şeker adlı köyde 12 Aralık 1928′de dünyaya gelmiştir. Babası Törekul Aytmatov ;Annesi, Tatar Türklerinden Nagim Gamzeyova hanımdır. Çocukluk yılları 2. Dünya harbine rastlayan ve 1945′te savaşın bitmesiyle yeniden eğitim hayatına dönen Aytmatov, 1950′de Kırgızistan Ziraat Enstitüsü’nü bitirmiş bir ziraatçıdır. Ancak edebiyata olan tutkusu onu ziraatçılıktan ziyade edebiyata çekmiş ve edebiyat eğitimi almak için Devlet Edebiyat Enstitüsü’ne devam etmiştir.

Eserlerini Rusça ve Kırgızca kaleme alan Cengiz Aytmatov, eserlerinde başta Ruslaştırma politikası olmak üzere, Kırgız Türkleri’nin tabii hayatlarını, yabancılaşmayı, modernizm karşısında tabiatın tahrib edilişine kadar pek çok meseleyi eserlerinde usta bir uslübla kaleme alma başarısını göstermiş nadir sanatkarlardan biridir. Dünya çapında ünlü bir edebiyatçı olarak adına iki defa jübile yapılan (1988′de 60.yıl , 1998′de 70.yıl) , hakkında konferanslar ve sergiler düzenlenen Aytmatov, 10 Aralık 2008 tarihinde Almanya’da rahatsızlanarak vefat etmiş ve bütün Türk dünyasını yasa boğarak uçmağa varmıştır.
Devamını Oku

Bir Çift Yürek kitap özeti

Bir Çift Yürek

(Marlo Morgan)

KİTABIN ADI : Bir Çift Yürek
KİTABIN YAZARI : Marlo MORGAN
YAYIN EVİ VE ADRESİ : Dharma Yayınları P.K. 1358 Sirkeci 34438 İSTANBUL
BASIM YILI : 2000

KİTABIN KONUSU

Aborjin yerlilerinin yaşamlarını ve bu yaşantının aslında bütün insanların ortak bir yaşantısı olduğunu fakat bizim buna ne kadar yabancı olduğumuzu anlatıyor.

KİTABIN ÖZETİ

Amerikalı bir tıp doktoru olan Marlo Morgan gerçek bir olaya dayanan bu kitabında Avustralya’da yaşadığı ruhsal bir yolculuktan bahsetmektedir. Yazar, göçebe bir kültüre sahip Avustralya yerlileri olan Aborijinler eşliğinde, kabilenin kendilerini adlandırdıkları şekliyle ” Gerçek İnsanlarla” birlikte dört ay süren ve çölü boydan boya katettikleri uzun bir yürüyüşe çıkar. Bu süre boyunca, çölün çorak coğrafyasındaki bitkiler ve hayvanlarla uyum içinde yaşamayı öğrenir. Olağandışı insanlardan oluşan bu toplulukla birlikte yaptığı bu yolculukla Morgan, bu insanların 50.000 yıllık kültürlerinin felsefesi ve bilgeliği ile tanışır.

Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet

Macerasının ilk gününden itibaren bu çetin yolculuğun zorluklarıyla mücadele etmek zorunda kalır. Dayanıklılığının her gün sınandığı bu zorlu yolculukta, karşılaştığı her zorlukla birlikte ruhu da değişime uğrar. Aborijinler onu, büyük bir alçak gönüllülükle kendilerinden biri olarak kabul ederler ve onun şefkat dolu öğretmenleri olurlar. Öğretmenlerinden, her insanın eşsiz niteliklerini ve içsel ruhunu takdir etmeyi ve kutlamayı öğrenirken bir yandan da güçlü şifa yöntemlerine tanık olup onların canlılarla ilgili farkındalıklarının ne kadar derin ve anlamlı olduğunu da anlamaya başlar.Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet

Yazarın bu kabile ile tanışması bir süreliğine çalışmak için gittiği Avustralya’da, yerlilerin sorunları ile ilgilenmesiyle başlar. Yazarın onların sorunları ile ilgilendiğini ve onları yakından tanımak istediğini gören bir grup yerli onu bir toplantılarına davet ederler. Ancak, bu toplantı hiç de yazarın beklediği gibi bir toplantı değildir. Bu toplantı için çok özel bir şekilde hazırlanan ve onlar için yaptıklarından dolayı özel bir taktir bekleyen yazar kendisini almaya eski bir jip ile gelen bir yerli ile toplantı yerine gitmek üzere yola çıkar. Çoğu çölün ortasında olmak üzere dört saat süren bir yolculuk sonrası yazar kendini ıssız çölün. ortasında bir grup “ilkel” yerlinin yanında bulur. Kendisinden ilk istenen şey üzerindeki her şeyi ama her şeyi çıkartmasıdır. Bir peştamala sarılı ve yalın ayak kalan yazar ve tüm eşyaları kutsanır. Kendisi yerlilerin arasına kabul edilirken o anda sahip olduğu tüm eşya yakılır. Çünkü, “maddi nesnelerden ve bazı önyargılardan kurtulmak ‘varolmaya’ doğru yapacağı o yürüyüşün gerekli ve vazgeçilmez bir adımıydı”. Bundan sonra yazar bu kabile ile çölü boydan boya geçeceği ve bambaşka bir hayat felsefesi ile karşılaşacağı bir yolculuğa başlar.

Yazar yolculuk boyunca önceden ilkel olarak gördüğü bu insanların doğa ile nasıl iç içe yaşadıklarını; bu kupkuru çölde asla aç ve susuz kalmadıklarını; konuşmadan birbirleri ile iletişim kurduklarını; karşılaştıkları her tür sağlık sorununu çözecek bir birikime sahip olduklarını; hırs, kin, nefret, saldırganlık gibi olumsuz duygularının olmadığını; asla yalan söylemediklerini; hiç bir olayı veya kişiyi yargılamadıklarını; dünyada olup biten her şeyden haberdar olduklarını ve daha bir çok olağanüstü yetenekleri olduğunu hayretle görür.

Yazar tüm yolculuk boyunca kendi kentli yaşamı ile yerlilerin yaşamını, hayata bakışını ve felsefelerini karşılaştırdıkça onların bilgeliklerine hayranlık duymaya başlar. Batı toplumlarının aksine hiç bir nesne ve eşyaya bağlanmayan ve mülkiyetçilik bilmeyen bu insanlar yazarda büyük bir saygı uyandırırlar. Çünkü, Tanrısal “Birlik”‘e inanan bu insanlara göre ” sen birinin canını acıtırsan, kendi canını acıtırsın, birine yardım edersen, kendine yardım edersin.

KİTABIN ANAFİKRİ

Kan ve kemik tüm insanlarda bulunur. Farklı olan yürek ve niyettir.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Marlo Morgan bilmeden atıldığı bu serüvende dünyanın başka bir yüzünü öğrenmekten mutlu ve bir o kadar da meraklı.

Gezide yazarımıza eşlik eden yerliler bizim bildiğimiz dünyadan kendilerini soyutlamış ve atalarından öğrendikleriyle, zor şarlara rağmen hayatlarını sürdürmeyi başarmışlardır.

Hikayede geçen olayların genel itibariyle maksadı yazara elindekilerle neler yapabileceğini göstermek.

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER

Bu kitabı ilk elime aldığımda isminden dolayı bir aşk hikayesinin anlatıldığını düşündüm. Okumaya başladığım zamanda gerçekten bir aşk hikayesi olduğunu fakat bu aşkın insanın kendi güçlerine karşı olan güven ve saygıdan oluştuğunu anladım.Gerçekten şaşırtıcı olaylarla yazar sizi size anlatıyor. Üzerimde bu kadar gücün olması beni etkiledi. Bütün arkadaşlarıma tavsiye ederim.

KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ

Marlo Morgan

Paris’te doğmuş ve eğitimini ailesinin de maddi katkılarıyla en iyi okullarda gerçekleştirmiştir. Avusturya yerlileri ,Aborjinler , hakkında yazdığı makaleler ve son iki kitabıyla büyük beğeni kazanmış ve en çok satanlar arasında uzun süre yer almıştır.

Bilinen kitapları : Bir Çift Yürek , Sonsuzluğun Mesajı.

Devamını Oku